30 Haziran 2012 Cumartesi



Etkisiz bir insan oldum yıllarca. Kimsenin kalbini kırmadım. Kimseyle çok fazla yakın olamadım. Olsam biliyorum ki onu bırakınca hem onu hem kendimi üzecektim. Böylesi daha iyiydi. Sadece kendimi üzüyordum. Biri ne zaman beni sevmeye başlasa kaçardım ondan. Belki göreceğim sevgiden korkardım. Beni birine bağlamasından korkardım. Bir gün onu bırakmak zorunda olmanın onun ve benim ruhumda bıraktığı izlerden korkardım.

-SEN KORKAĞIN TEKİSİN!!!! Duydun mu beni? İnsanlara kalbini açmadan yalnız bir şekilde öleceksin. 


Korkak. Evet korkağım. Birine bağlı kalmaktan korkan bir korkak. İz bırakmaktan korkuyorum. Uzun seneler sürecek dostluklarım pek yok. Sadece biri var. Oda bebekliğimden beri yanımda. Sessizce anlaşabildiğimiz bir dostluk bu. Sadece gözlerinden ne hissettiğini anladığım dostum. Dostluğa değer veririm. Ama yapmacıklıklarından o kadar sıkıldım, o kadar midem bulandı ki tek dostumun o olduğuna inandım artık.       Bana hep derdi ki "Birini bulsan, çok sevsen, gerçekten sevsen. Onu diğerlerine yaptığın gibi uzaklaştırır mısın?" derdi yani. O kadar sonrası pek olmadı. Cevap veremedim. Veremezdim. O da beni zorlamazdı zaten.

     Sonra oturur böyle bir sorunun cevabını bile düşünemeyecek korkak olduğumu düşünürdüm. 

Başladığım yerdeyim.


Başladığım yerdeyim.
Kendime söz vermiştim oysaki.
Tekrar aynı hataya düşmeyecektim.
Kalp bu. Hisseder. Kırılır.
Senin kalbini kırmaktan korktum.
Tekrar aynısı olmaz belki dedim.
Beni yanılttın. Teşekkürler.
Bende iyileşmeyecek yaralar açtın. Bunu unutamam.
Benim insanlara olan güven duygumu paramparça ettin.
"Güvenemiyorum.
Sevemiyorum.
Aşık olamıyorum."
Hiçbir şey hissedemiyorum…
Bomboş bir çukur...
Yaşadığımı hissedemiyorum.
Kimseye güvenemiyorum.
Biri gelse.
Tekrar güven duygumu geri verse bana.
Tekrar sevebilmeyi öğretse…
Duygularımı verse…
Hayata döndürse beni.
Ya da sadece koşulsuz sevse beni.
Ona güvenebileceğimi bana inandırsa…
Sonsuz mutluluğumu geri getirse.
Ama korkuyorum. Çok korkuyorum. Her şeyden korkuyorum. 

27 Haziran 2012 Çarşamba

Biraz İnsanlık


      Alçakgönüllü ve maddiyata önem vermeyen insanlar vardır. Topluma ve insanlığa yararlıdırlar. Bunlar toplum içinde kolayca fark edilirler. Yaz aylarında kapısının önüne su koyarlar, parkta yavru bir kediyi severler ya da başkalarına gülümserken ki gözlerinde sizi tebessüm ettiren ışıltılar vardır. Önyargılı değildirler. Belki paraları yoktur. Ama yinede mutludurlar. Her ne kadar kapitalist düzen sayesinde bunlardan fazla kalmasa da yine de vardır onlardan. Onları incitmeyin. Onlardan çok az kaldı. İnsanlık gün geçtikçe bitiyor çünkü.

            Kişiliğe önem azaldı. Her şey dış görünüşe bağlı oldu. Binlerce şirket, holding kuruldu. Buralarda çalışan onlarca hatta daha fazla insan, robotlaştı. Elinde evrak çantası, son model arabası ve pahalı takım elbisesiyle saygı görmeye başladı. Ama kimse bilmiyordu ki o robotlar daha içlerinde esen fırtınadan habersizler. Binlerce insan birbirinin kopyası olmaya başladı. Kızların tek derdi elbisesinin ayakkabısıyla uyumu, erkeklerinse o kızlardan nasıl yararlanabilecekleri oldu.

            Bu dünyayı kim bu hale getirdi. Kim insanların içine bu iğrenç davranışları soktu. Neden bütün bunlar olurken herkes uyuyor. Nasıl hiç kimse bunların farkına varamıyor ?

Her şeyden sıkıldım

Yine boğazım ağrıyor. Yine yanaklarım ıslak. Yine içimde her şeyden nefret ettiğim o his.

Boğazım ağrıyor. Evet. Çünkü benim boğazım sadece avazım çıktığı kadar bağırdığımda acır. Ağladım çünkü
canım yanıyor. Nefret ettim çünkü kavga etmekten çok sıkıldım.

Tatilden bu yüzden nefret ediyorum. Kavga etmediğimiz tek bir gün bile yok. Ama sıkıldım. Canıma yetti. Gittikçe hiç sevmediği o insana benziyor. Bunu ona söylediğimde kavga ediyoruz. İstediğin gibi olamadığım için mi bana bu kadar nefretle bakıyorsun? Yoksa başka bir nedeni mi var?

Boğazım ağrıyor. Her şeyden sıkıldım.

24 Haziran 2012 Pazar


Binlerce şarkı dinledim. Onlarca şiir okudum. Çoğu aşk üzerineydi. Her birini dinlediğimde aklıma sen geldin, her birini okuduğumda aklıma birine bağlanmaktan korktuğum ama aşık olmak istediğim geldi. Kıskanılmaktan hoşlandığım ama özgürlüğüme düşkünlüğüm geldi. Yazdıklarım, dinlediklerim, okuduklarımın hepsi hayalimde ki adam içindi. Ama asla ilerde beraber dünyayı gezdiğim adam şuan hayalimdeki olamayacak.
Hangi hayalimiz gerçek oldu ki? Ne zaman hayal kırıklığı yaşamadık?
Hayal kırıklığı…
Çevremdeki insanlara yaşattığım hayal kırıklığı…
Onların istediği liseye gitmediğim, onların istediği kadar ders çalışmadığım ve onlar gibi olmadığım için yaşattığım hayal kırıklığı.

20 Haziran 2012 Çarşamba

...


Hep üzüldük. Hep ağladık. Arada güldük. Bazen kahkahalar attık. Dertlerimizin içine düştük. Çevremizdeki asıl umutsuzları göremedik. Burnumuzun dibindeki düşlediğimiz yaşamı kaçırdık. Durup bakıyorum da, kaçırdığım fırsatların, yaşayamadığım dostlukların, üzülmesinler diye sarılamadığım ailemin hayal kırıklığı içindeyim. Dünya’nın bir ülkesinde unutulmuş bir ilin, unutulmuş bir semtinde hala burnumun dibindeki fırsatları, beraber zaman geçirmek için can atan dostlarımı ve onlara sarılmamı bekleyen ailemi hala göremiyorum. Belki de görmemekte direniyorum. Kendime ailemin ve arkadaşlarımın istediği kişi olmayacağımı fısıldıyorum. Bu senin hayatın diyorum. Olmuyor. Onların hayal kırıklarını dindiremiyorum.

19 Haziran 2012 Salı

Yugoslavya'nın Atatürk'ü Tito



Siz başlığa bakmayın. Tabii ki de hiçbir lider Atatürk gibi olamaz. Atatürk her zaman en iyidir. Fakat Tito diye bahsettiğimiz kişi de Atatürk gibi ırkları bir arada tutu. Irkçı değildi.

Yıllar önce Yugoslavya diye bilinen bir ülke vardı. İçinde tıpkı Türkiye’de olduğu gibi farklı ırklardan insanlar yaşardı. Bunlar birbiriyle iyi geçinirdi. Boşnağıyla, Rumuyla, Sırpıyla… Bunlar önceden iyi geçinemezdi ama. Sürekli kavga eden ırklardı. Sonra Tito adında bir lider gelir. Yugoslavya’da yaşayan bütün ırklar uyum sağladılar. Birgün Tito öldü. Bir süre sonra tekrar birbirleriyle iyi anlaşamamaya başladılar. Sonra bir şey oldu. Boşnak soykırımı. Yıllarca birbirinden tuz isteyen iiki komşu olan Sırp ve Boşnak birbirlerine girdi. Sırp Boşnağın önünde, Boşnağın çocuklarını öldürdü. Boşnağın elinden bir şey gelmedi. Boşnaklar diri diri yakıldı. Toplu mezarlara gömüldüler. Sırpların ve diğer ırkların elinden kaçan Boşnaklara Bosna – Hersek adında 2 karışlık bir toprak parçası verildi ve konu kapandı. Kendi ırkının yaptıklarından utanan ve korkan, komşu ülkelere kaçan diğer ırktan insanlar da vardı tabiî ki de. Dedemler gibi. Etrafımda olan bazı arkadaşlarım gibi.

Peki Yugoslavya son günlerinde durumlar nasıldı? Pek çok genç batılılara özenmeye, onlar gibi giyinmeye ve onlar gibi konuşmaya başladı. Tıpkı şuan pek çok gençte olduğu gibi… Kısacası Yugoslavya’da, şuan ki Türkiye gibi “popüler kültür” etkisi altına girdi.  Ve Boşnak soykırımı yaşandı.


Ama izden farklı olan şey bizim ülkemizi tehdit eden popüler kültür değil de başımızda Tito ve Mustafa Kemal gibilerinin olmayışıdır. Çıkar ilişkileri, ırkçılık ve daha pek çoğu… Ancak bizim sonumuz olmayacak. Olmamalı. Hala Türk gençliği ve içindeki ülke ve Atatürk sevgisi var çünkü.

"Bir söz vardır. Birinie kırk gün hastasın de, önceleri aldırmaz ama bir süre sonra acaba hasta mıyım lan diye sorar. Sonunda hasta olduğuna inanır. Şimdi TV'ler topluma kırk gün "kahraman" desin, sonunda o halk kendini kahraman olarak görmeye başlar. İşte böyle, halkın seçme istemi elinden alınmıştır. İstenilen programlar reytingler aracılığıyla seyrettiriliyor, istenilen siyasal paryi seçtiriliyor."

18 Haziran 2012 Pazartesi

             "Güvenilecek pek bir şey kalmadı. Etlerin kokmaması için et tuzlanır. Peki eti kokmaktan koruyan tuzun kendisi kokuşmuşsa ne olacak peki? Tuzun bile koktuğu bir ortamda ben tuza bile güvenemem."

             Aynı örnek bizim içinde geçerli değil mi? Sözde bizi ahlaklı ve düzgün insanlar yapacak olan sistemin kendisi kokuşmuş değil mi? Bunları bile bile yine de ona güvenmeye devam eden insanlar et değiller mi? Kendine göre doğru olan kokuşmuş bilgileri bize dayatmıyorlar mı?

Şöyle bir şey okumuştum:


"-Bana bir şey olmaz merak etme. Kötüye bir şey olmaz yani.
+Ne kötüsü abi. Kötüyü nerden çıkardın?
-Geçen yaz küçük bir çocukla karşılaşmıştım. Beni görünce korktu. Annesine göstererek "Kötü adaaaaaam." diye bağırmaya başladı.
+Ne kötüsü abi. Kötü adam görmek isteyen Ankara'ya gitsin. Ülkeyi yiyen binlerce kötü adam var orda."